22 Kasım 2016 Salı

Uzun bir Metallica Yazısı

Albüm çıkalı 5-6 gün oldu. Yazmak için detaylı dinleme yapıp (ki her turda farklı enstrümanı sonra vokali ayrıca bir tur ve tamamını tekrar bir tur dinleme) sonra yazayım istedim.

Albüm Metallica için hem yenilikler, hem geçmişe göndermeler, hem de kendilerinde iz bırakmış şeyleri barındırıyor. En sonunda söyleyeceğimi ilk başta söyleyeyim. Albümün genelini beğendim. Öne çıkardığım parçalar şarkılar Hardwired, Atlas!Rise!, Halo on Fire ve Am I Savage? olmasına rağmen ben her parçada güzel şeyler buldum. Bu arada Metallica Black albümünden sonra sanırım Fender ve Les Paul Gibson karışık çalmaya başladı. Her ne kadar "Ne fark eder?" diyenler olsa da her iki gitarın da ufak lezzet farkları var. Bilen bilir ;) Bir de albüme tüm parçalara klip çekerek çıkmış olmaları sanırım günümüz müzik dünyasının bir gereği ve Youtube'un müzik piyasası üzerindeki hakimiyeti. Parça parça neler bulduğumu yazarsam sanırım daha anlaşılır olacak.

• Hardwired : Death Magnetic albümünden buraya sarkmış gibi ama bateri tonu normal Metallica tonuna çekilince bence daha geniş seven kitlesine sahip olabilecek bir parça. Hatfield'in vokali parçanın dikkat çeken yanı.


• Atlas, Rise! : Bence albümün en zengn parçası diyebilirim. Metallica'dan beklenen bir parça gibi başlıyor ancak sonra vokale aynı nota ile eşlik etmeye başlayıp bunu çift ses gitarla yapınca orada bir Iron Maiden tadı geliyor kulağa. Daha sonra Hammet'ın solosu ile bağlayan (ki solo başarılı) progresif sayılabilecek bir bölüm var. Parça normal akışından başka yere gidiyor. Çok melodik bir hal alıyor parça. Melodiklikte de Iron Maiden havası var. Sonra parça ana çizgisine geri dönüyor. James çok başarılı bu parçada.
• Now We are Dead : Load ile Reload arasında kalmış bir parça. Albümdeki diğer parçalara bakınca sanki dolgu parçası gibi 


• Moth into the Flame : Ritmi ile gönlüme taht kurmuş parçadır. James'in vokali yine zirvede. Lars da bu parçada bir tık ileride diğerlerinden. Kirk solo olarak Reload semalarında geziyor. Bu parçada söyleyeyim belki de Metallica daha sert, kemikli bir bass tonunu bu albümde deneyebilirdi ama parçaların hiçbirinde bass belirgin ve dinlenebilir değil.)


• Dream No More : James'in vokali ile öne çıktığı parça. Bana Outlaw Turn'ü hatırlattı. Yien Load / Reload arası bir parça diyebilirim. 
• Halo on Fire : Yeni ama eskilerden hatırlatmalar yapan bir parça. Dinlediğimde Right the Lighting'den esintiler geldi biraz. 10 dk lık tatmin edici bir parça. Atlas Rise'da olduğu gibi bu parçanın da orta kısmında progresif diyebileceğimiz bir nokta var. Ama tabi bunlar tam progresif örneği değil parça gidiyor sonra rotasına geri geliyor. Bu gittiği yerde James yine vokali ile reisimiz :) Parça üç bölüm gibi.
• Confusion : Başlarken biraz ümitlendiren ama sonrasında gitar ritmi ile biraz daha ümitlendiren ilerledikçe sıradanlaşan bir parça aslında. Kirk bu parçada solosu ile bir tık önde diğerlerinden. Lars da ona eşlik etmiş.
• ManUNkind : İşte "nerede ah o eski Metallica?" (İleride sağda) diyenlerin yüreğine su serpen parça. Klibi biraz izlenilemeyesi :) Metalin karanlık dünyası :D Vokale eklenen efektler parçayı farklılaşırıyor. Ama parça sonlara doğru sıradanlaşıyor.
• Here Comes Revenge : Bu da arada bir parça Load Reload arası. Dolgu malzemesi diyebileceğim parçalardan birisi.
• Am I Savage? : İlk dinlediğimde kendi kendime dedim ki Dave Mustaine bunu dinlediğinde ne küfretmiştir. Kesinlikle bir Dave Mustaine parçası ve bolca Megadeath esintisi taşıyor. Tabi Mustaine'in eski Metallica üyesi olduğunu sonra olaylı bir ayrılıkla ayrılıp Heavy Metal'in önemli gruplarından birisi olan Megadeath'i kurduğunu bilmeyenlere hatırlatalım. Ben Megadeath de sevdiğim için zevk aldım parçadan. Metallica dinliyorsun ama Megadeath duyuyorsun daha ne olsun :D

• Murder One : Bir Lemmy Kilmister'a saygı parçası. Klibinde Lenny Kravitz de var. Ben parçada farklı bir durum bulamadım ama dinlerken klibi ve Lemmy hep aklıma geldiği için severek dinleyeceğim sanırım.
• Spit Out The Bone : Hızlı ve sert Metallica sevenler için birebir. Dedeler artık ne kadar hızlı yapsanız da Kill Am All'daki gibi olmuyor. Hak vermek lazım. Gırtlak James'de o gırtlak değil kol Kars'daki o kol değil :)





Sonuç olarak sanırım sondan ikinci abümleri. Ben onlardan bir albüm daha bekliyorum. 1990 yılından beridir Metallica dinleyen birisi olarak 2030'da onları azat edebilirim :D

1 Kasım 2016 Salı

Ağaçtan koca olur mu?

Blogda epeydir yazmıyorum. Blog tutma veya bir şeyler yazma ihtiyacının çeşitli tanımları olabilir veya yazmıyor olmanın da. Önceleri yazarken uzun zamandır yazmıyor olmanın benim için izahı daha çok sosyal medya ve günlük yaşamın döngüsü ile alakalı.

Şimdi şöyle bloga bir göz attığımda en çok yazıyı Gezi döneminde yazdığımı görüyorum. Demek ki epey fikir ve düşünce hareketliliği içindeymişim ve bunları kendimce kayda almak için yazmışım.

Şimdilerde de benzeri bir hareketlilik söz konusu. Bu hareketliliğin en önemli unsurlarından birisi de Kültürpark. Bilen zaten biliyor da bilmeyen için kısa özet olsun. İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültürpark için yeni bir yaklaşım öneren proje duyurdu. Bu projenin biçimi ve getirdiği yaklaşımlar İzmir'de yaşayan kişilerce hoş karşılanmadı ve bir nicelik olarak tabloyu görmek istersek projeye karşı olanlar Facebook'da beş ayda 21.000 kişiyi aşkın üye sayılı bir grup haline dönüştü. Bu grup daha sora kendi içinden ve sivil toplum kuruluşlarının desteği ile de bir platform oluşturdu. İtiraz edenler ve projeden yana olanların tartışmaları, karşılıklı görüş ifadeleri vb. etkinlikler halen devam ediyor. 

Bahsettiğim fikir hareketliliği de bundan kaynaklanıyor. Çünkü konu çok boyutlu ve bir çok disiplin tarafından açıklama ve tezler barındırıyor. Dolayısıyla bunları takip edebilmek için epey bir okuma yapmak gerekiyor. Okumadan kasıt kitap okuma değil sadece. Durumları, sözleri, davranışları da okumak gerekiyor. Aynı zamanda okunabilir bir karşı dışavurum gerektiriyor.

Kültürpark konusunda çeşitli meslek odalarının bilimsel, hukuki açıklamaları, vatandaşları ekolojik hassasiyete dayalı yorumları vb. bir çok tepki ortaya konulduğu esnada belki en beklenmedik tepki grup üyelerinden Betül Luna'dan geldi. Bir çok medya kuruluşunda da yer aldığı şekilde Betül Kültürpark'taki bir ağaç ile mütevazi bir tören ile evlendi. Kimisi güldü/gülümsedi, kimisi çok beğendi, kimisi eğlendi, dalga geçti, kimisi "hiçbir faydası yok" dedi öenmsiz buldu... Bu konuda farklı bir çok eleştiri veya övgü geldi.

Ben ise aslında konunun dünya tarihine kadar dayandırabileceğimiz belki de insanın varoluşuna kadar götürebileceğimiz bir olguya denk düştüğü düşüncesindeyim. Belki Betül bile bunu yaparken bu kadarını düşünmedi belki de bunu okuyunca "bence çok abartılı bir yorum" diye siz de içinizden geçireceksiniz ama neticede bu kişisel bir okuma.



Konuyu Kültürpark ve Betül özelinden arındırıp konuya "bir insan ile bir ağacın evlenmesi" cümlesinden baktığımızda ben okumamın biraz daha anlaşılır olacağını düşünüyorum.

İnsanı ve ağacı felsefi olarak tanımladığımızda karşımıza bir özne ve bir nesne çıkıyor. Buradan bakınca bir özne bir nesne ile evlenebilir mi? sorusu akla geliyor. Felsefi olarak yükleme sahip olanın özne olduğunu, nesnenin bir yükleme sahip olmadığını biliyoruz ve burada evlenme yüklemi aslında "özne" olarak tanımladığımız insanın iradesiyle olan bir durum. Konu bu kısımda eleştirilebilir ancak ortada nesneyi korumaya yönelik bir eylem olduğu da açık. 

Özne ve nesne tanımını bu bağlamdan asıl dikkatimi çeken noktaya getirmek istiyorum. O da nesnenin özne tarafından özneleştirilmesi. Bu anlayış yeni olmamakla birlikte aslında bugün yürütülen bir çok mücadele ve fikir bütününe de yol gösteren, bu eğilimlerin ana hareket noktasını oluşturan bir kavram. Hatta daha da öncelere gidersek insanın bu dünyada varoluşu hikayesi bir özne-nesne ikilisine dayanıyor. Daha da genişletirsek kavram ve Betül'ün eyleminin tamamı 1950 sonrası ortaya çıkan çağdaş sanat akımları içinde "happening" kavramı ile sanat içinde de bir karşılık bulabilir.

Günümüze geldiğimizde yaşadığımız bir çok olayı bu özne-nesne ve özne-özne ikilemeleri ile okuyabiliriz. Özne her zaman yüklem daima kendinde görmüş ve tüm hareket ve tasarruflarını nesne üzerinde, nesneyi biçimlendirme, var etme, yok etme olarak yapagelmiştir. Bu anlayışa göre insan dünyadaki tek öznedir ve onun dışında insanın çevresindeki herşey birer nesnedir ve o nesneler insanın iradesi ile şekillenir. Bugün Türkiye'de itiraz edilen bir çok projeye, öngörüye bu perspektiften bakabilirsiniz. Buradan okuyunca iki farklı dünyanın insanları yaşıyor bu ülkede.

Konuyu bu noktada tekrar isim ve olgular noktasına çektiğimizde şunu görüyoruz. Karşımızda aslında "özne-nesne"ciler ile "özne-özne"cilerin mücadelesi çıkıyor. Yani bir tarafta doğayı oluşturan hemen hemen tüm ögeleri özne olarak tanımlayanlar ile bu ögeleri nesne yani insanın şekillendirmesine muhtaç nesneler bütünü olarak görenlerin karşı karşıya geldiği nokta. Kültürpark'taki 7000'den fazla ağacı bir bir yani tek tek bir özne olarak gören, bir tanesinin bile yaşamını önemseyen 21.000 insan ile parkın tamamını biçimlendirilmesi gereken bir nesne olarak gören yerel yönetim. Özne-özneciler için parkta yaşayan 25'i aşkın kuş türünün, kirpinin, kaplumbağanın, sincabın hayatı bir insan kadar önemli. Ancak yerel yönetim tümünü nesne olarak gördüğü için ( 12 yıldır bu ili yönetirken bu alan ile ilgilenmemesi de bununla alaklı) 21.000 insan gibi parktaki ağaca, kuşa tekil özneler olarak yaklaşamıyor. Hatta ağaç kesse bile daha fazlasını ekmeyi bir marifet gibi gören anlayış.

Aynı şekilde Betül'ün de hareketini ben bu kapsamda okuyorum. Bir ağaç ile evlenme eylemi özneyi nesne kategorisine taşımaktır ve bu savunu içinde çok önemli bir yerdir. Yukarıda bunun hem eylem olarak hem de kavram olarak 1950 sonrası çağdaş sanat hareketi ile de örtüştüğünü söylerken örneğim 1966 yılında Şubat ayında Alman sanatçı Josheph Beuys'un  Düsseldorfa düşen karların tüm kişisel sorumluluğunu yüklenmesiydi. Aynı zamanda Betül'ün evliliği bir "happening" olarak da okunabilir. Aslında temel anlaşmazlığın geldiği noktayı hatırlattığı için önemsiyorum.

Dünyanın bugün geldiği noktada daha yaşanabilir bir gezegen olarak kalabilmesi  özne-özne anlayışına daha çok ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Kendisini tek özne olarak gören insan olarak tüm doğayı, şekillendirmemiz gereken ve bize koşulsuz hizmet etmesi gereken bir nesne olarak gördüğümüz sürece özneye de yaşayacak bir yer kalmayacak. Doğayı nesne olarak gören her insan da "iyi insan" olma özelliğini hiç taşıyamayacak.

16 Eylül 2014 Salı

Baba beni parka götürür müsün?

Çocuk sahibi olduğunuzda, çocuğunuzun sağlıklı büyümesi, mutlu bir çocuk olarak zamanını geçirmesi, yeteneklerinin tespiti ve eğitimi gibi konular hayatınızda odaklandığınız noktaların başına gelir yerleşir. Hal böyle olunca çocuğunuzun tükettiği gıdaların içeriğini, onu mutlu eden etkinlikleri, ilgi duyduğu şeyleri yapması için ortamlar hazırlamayı, hangi okula gideceğini irdeler durursunuz. Bütün bunları yaparken bir yandan da kendinizi sorgularsınız. Çünkü yıllar ilerledikçe çocukların eğitiminde ve gelişiminde yeni eğilimler ortaya çıkar ve siz bu eğilimleri kendi yetiştirilme tarzınızdaki olumlu veya olumsuz noktalarla karşılaştırarak kendinizi bilinçli olarak adleden anne- baba olarak bir sonuç elde etmeye çalışırsınız.   

Bu iki unsur arasındaki dengeyi oluşturmaya çalışırken, kendi tarafınızdaki şartları kurgularken sizin dışınızda olan fiziki şartları değiştirmeniz o kadar kolay olmamaktadır. Örneğin çevrenizdeki eğitim sistemine, okulların fiziki şartlarına, öğretmenlerin yetkinliğine, oyun ve etkinlik alanlarına fazlaca müdahale edemez ancak sahip olduğunuz ya da ulaşabildikleriniz arasından seçim yapmak durumunda kalırsınız. Bu sürecin başında çocuğunuzun ilk yaşlarında ihtiyacı oyun olduğu için sorgulamaya başlayacağınız ilk şey oyun alanları ve oyun parkları olur.

En başından söylemek gerekir ki yukarıda adı geçen eğitim ve oyun ile ilgili tüm aktörler bizden bağımsız değildir. Her bir alanın biçimlenmesinde bizlerin de rolü vardır. Gıda ve eğitim alanlarındaki yanlışlardan nasıl pay sahibi olduğumuz başka bir yazının konusu ancak oyun alanlarının bugünkü durumuna ebeveynlerin etkisi ve olması gereken ideal durum hakkında oyun parkı tasarımı yapmış bir tasarımcı olarak bir kaç söz söylemek isterim.  



Bildiğimiz gibi çevremizdeki oyun parkları salıncak ve kaydırak temellidir. Bu ögeler çocukların ani yükseklik değişimi esasına göre kan basınçlarındaki ufak değişikliklere bağlı olarak heyecan duymasını sağlar ve kalp atışlarındaki değişime dayalı olarak kendilerini farklı hissederek eğlenmelerini sağlar. Bu prensibe bağlı olarak eğlenme çocuğa ilk yaşlarında ona cazip gelebilir. Her çocuk hoplatılmaktan ze zıplatılmaktan heyecan duyar ve eğlenir. (Burada anahtar durum hoplamak zıplamak değil edilgen çatılı hoplatılmak zıplatılmak filleri) Ancak fiziki olarak çocuk yetilerini ilerlettikçe ona yetmediğini görebiliriz. Günümüzde yaygın olarak kullanılan kaydırak-salıncak temelli oyun parkı tarzı aslında çocuğun değil ebeveynin talebidir. Yukarıda bahsettiğim fiziki şartların biçimlenmesinde bizlerin rolü bu noktada kendini gösterir. Çocuğum uslu uslu oynasın, sorun çıkarmasın anlayışının sonucudur. İlk yaşlarda çocuk fiziksel olarak henüz yeterli denge ve koordinasyona sahip değilken bu haklı bir taleptir ancak yaşı ilerledikçe durum biraz değişir.  


Çocuk fiziksel yeteneklerinden (yürüme, atlama, tutunma, tırmanma vb.) emin olmaya başladıkça sizin ona sunduğunuz elemanları farklı şekilde kullanmaya, direktif olarak parkın ona söylediğinin dışına çıkmaya hatta oyun aleti olmayan yetişkinleri için tasarlanmış olan fitness aletlerine binerek kendisini eğlendirmek isteyecektir. Bunu çevrenizde çok sık görebilirsiniz hatta eğer çocuk sahibi iseniz deneyimlemiş olma oranınız %100'dür.



Bunun açıklanabilir bir durum olduğunu belirtmek gerekir. Klasik ebeveyn tarafından "yaramazlık" olarak nitelendirilen bu hareketler aslında çocuğun sizin ona sunduğunuzdan mutlu olmadığını ve kendi çabasıyla mutluluk aradığını göstermektedir. 

1934 yılında Macaristan'da doğan Mihaly Csikszentmihalyi'nin, ortaya koyduğu "Flow Theory" Akış Teorisi bu durumu bilimsel olarak açıklamaktadır.
Csikszentmihalyi henüz 7 ilâ 10 yaşlarındayken 2.Dünya Savaşı patlamıştı. Tanıdığı çok az insanın savaşın kendilerinde yarattığı trajedilere nasıl dayanabildiklerini, savaş güvenliklerini, evlerini, ve hattâ işleri ellerinden almış olsa bile yine de normal, mutlu, şükür ve doygunlukla dolu bir yaşamı nasıl devam ettirebildiklerini gözlemlemiş böylece, yaşamaya değer bir hayata neyin katkıda bulunduğunu anlamaya çalışmıştı. Salt bu sorunun doğru cevabını bulmak amacıyla da felsefeyle ilgili kitaplar okumaya ve sanat, din ve diğer pek çok alanla da ilgilenmeye başlamıştı. Psikolojiyle tanışması ise bir tesadüf neticesinde gerçekleşmişti. İsviçre'ye yaptığı bir seyahatte Carl Jung'un, savaşın insan psikoloji üzerindeki etkileriyle ilgili bir konferansına katıldıktan sonra psikoloji okumak için Amerika'ya gitmişti. Buradaki ilk gözlemleri sanatçılar ve yaratıcı insanlarla ilgili olmuştu. Bu kişilerin yaratma eylemlerinin tamamladıkları eserlerden daha da önemli olduğunu not etmiş ve adına "Akış" dediği bir hal içindeyken insanların daha büyük bir konsantrasyon ve daha büyük bir yaratıcılık içine girdiğini gözlemlemişti. Böylece hayatını, bu hali yaşamak için gerekli olan farklı ögeleri bilimsel yolla incelemeye adamıştı.(*)

Şöyle der Csikszentmihalyi ; "Yaşamımızın en mükemmel anları pasif, alıcı ve dinlenme halinde olduğumuz anlar değildir. En mükemmel anlar genellikle, kişinin beden ve zihnini gönüllüce bir çaba harcayarak, zor ve denemeye değer bir şeyi başarmak amacıyla en uzak sınırlarına kadar esnettiği anlarda yaşanır."

Mihaly Csikszentmihalyi insanların "Akış" denilen bir bilinç hali içindeyken gerçek tatmin ve mutluluk duygusunu yaşadıklarını keşfetmiştir. Kişiler akış halindeyken, yaratıcı yeteneklerini içeren bir aktiviteye kendilerini tümüyle vermiş olurlar. Bu optimal tecrübe sırasında kendilerini güçlü, uyanık, rahat ve çaba göstermedikleri bir kontrol hali içinde bulurlar. Akış hali kişilere yeteneklerinin zirvesinde olduklarını hissettirir. Maslow'un ayak izlerini takip eden Csikszentmihalyi ısrarla mutluluğun kendiliğinden ortaya çıkmadığını söylemektedir. Bu nedenle mutlululuğun kişinin kendisi tarafından hazırlanması ve işlenmesi, kişinin de bu bağlamda yeteneklerine uygun (ne zorlayıcı ne de hafif) mücadelelerin içine girmesi gerekir. (**)

Csikszentmihalyi'nin söyledikleri tam da kaydıraktan kaymayı, salıncakta sallanmayı reddeden ve tırmanan, kendisini zorlayan, fitness aletine binen çocuğu anlatıyor. Çocuk için de aynı biz yetişkinler için olduğu gibi mutluluk kendiliğinden ortaya çıkmıyor, çocuk bunu bizlerin de yaptığı gibi önce talep ediyor ve sonrasında mutluluğu kendisi hazırlıyor, işliyor ve sürekliliği için bir mücadele içine giriyor. 


Hepimizin sık sık kullandığı "düşe kalka büyüdük" tabiri aslında büyürken bir öğrenme sürecinden geçildiğini ve bunun kişinin kendi sınırlarını zorlayarak gerçekleştirdiğini gösterir.  

Tabi burada asıl mesele vatandaş anne-baba olarak çocuğumuzun Akış Teorisi'nde olduğu gibi yeteneklerini sınayarak ve zorlayarak mutlu olduğu yeni nesil oyun parklarını yerel yönetimlerden talep etmek. Ayrıca çocuğunuzun sadece oyun parklarında değil hayatın her yerinde verilenin dışına çıkarak yaptıklarını yaramazlık olarak değil bir mutluluk talebi ve arayışı olarak nitelendiren ebeveynler olabilmektir. 

Unutmayalım eğitim denilen süreç sadece eğitilenin değil eğitenin de eğitildiği bir süreçtir.

Tanzer Kantık

(*), (**) Sevgi Dünyası Dergisi (Sevgi Yayınları) Aralık 2011 Sayı 516 Syf 37, 38




29 Temmuz 2014 Salı

Memleketimden bitmeyen hikayeler...

Geçenlerde e-mail kutuma şöyle bir mail düştü, aynen aktarıyorum.

"Değerli Sanatçı Dostlarım; 
Sağlık için sanat adı altında Seba Sanat Galerisi tarafından Su Grubu ve İzmir Resim Heykel Müzesi işbirliği ile hastanelere hediye edilmek üzere orijinal eser toplama kampanyasını 2007 yılından bu yana sürdürmekteyiz. Topladığımız 1000 e yakın eser Ege Üniversitesi, Yeşilyurt Atatürk Eğitim ve Araştırma hastanesi, 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine hediye edilmiştir. Kampanyamızı 4 üncü hastanesi SSK Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesidir.  Hastaneye eser hediye etmek isteyen sanatçılarımız eserlerini imza karşılığında kısa kenarı 60 cm küçük olmamak kaydı ile Seba Sanat galerisinin aşağıdaki yer alan adresine 15 Ağustos’a kadar iletmelidir. Sanatçılar 150 kelimelik Türkçe cv ve vesikalık fotoğraflarını cd de taranmış olarak eserleri ile birlikte seba sanat galerisine teslim etmelidir"

E-mailin geldiği yer İzmir'de sanatseverler ve sanatçılar tarafından bilinen, İzmir Bieanli'ni de düzenleyen Seba Sanat Galerisi (!) Neresinden tutsan elinde kalır bu mail, maildeki düşünce, şuur, akıl (!)...

Öncelikle sanat eseri bağışı sanatçıdan istenmez. Sanat eseri bağışı sanat eseri kolleksiyonerinden istenir. O kolleksiyoner de eserleri zaten galerilerde açılan sergileri gezerek ya da sanat eseri satın aldığı galerilerin sanatçılarını takip ederek yapar. Ayrıca devlet veya özel kurumlar bir ülkede sanat eseri satın alacak potansiyel alıcılardır. Kurumlara eser bağışlanmaz eser bağışlanacaksa müzelere bağışlanır. O da batıda genelde kolleksiyonerler vefat ettikten sonra vasiyetleri doğrultusunda varislerince yapılır, sağlığında bağışlayan da vardır.
Hadi siz bunların hiçbirini bilmiyorsunuz ama galerisiniz ya! Peki bir düşünün İzmir'de bir doktordan daha fazla kazanan ressam, heykeltraş yani sanatçı var mıdır? Bir hastene biraz düşünse döner sermayesinden gelen paradan bir miktar ayırarak kaç heykel kaç resim alabilir? Sanata destek adı altında sanatçı (!) dediğiniz kişilerden hangi yüzle eser bağışı istiyorsunuz? Madem sanata bu kadar katkıda bulunmak toplumu sanat ile buluşturmak istiyorsunuz mesela ben size desem ki yaz döneminde ben size 20 tane 5-9 yaş arası çocuk getirsem bunlara "sanatsever nesiller yetiştirmek" kapsamında ücretsiz resim, heykel kursu verir misiniz?
Vermezsiniz ama sanatçıdan eser bağışı istersiniz. Bir de mailde övünerek 1000'e yakın eser topladığınızla övünürsünüz. Çünkü sizin "sanatçı" diye bildikleriniz emekliliğinde neye saracağını bilemeyip, galerinizde kursa gelip 6 ay sonra kendisini sanatçı zanneden hobici amcalarımız teyzelerimidir. Ellerinden öperim hepsinin. Emeklerine sağlık. Ama hastaneleri de "sanat eseri" diye o o amcalarımızın teyzelerimizin naif resimleriyle doldurursunuz. Ülkedeki potansiyel sanat eseri alıcısı kurumları bu naif hatta kitch resimlerle doldurarak gerçek sanatçının önünü tıkarsınız. Sonra neden sanatçı yetişmiyor? Kardeşim sen bu piyasayı zehirliyorsun da ondan!

İşte bu İzmir'in bitmeyen sözde, seviyesiz ve bilgiden, görgüden yoksun kültür sanat severliliği. Yani hikaye.

Bir başka hikaye bir cenaze klasiği. Anladım ki "hakkınızı helal edin" lafı bir gösteriş ve dostlar alışverişte görsün kabilinden bir durum. Somut yakın örnek Çolpan İlhan'ın cenazesi. Merhume Sadri Alışık'ın eşi, Atilla İlhan'ın kardeşi, Kerem Alışık'ın annesi. Cenazeden bir manzara;

-Hocaefendi: Hakkınızı helal ediyor musunuz?
-Cemaat : Helal olsun!
-Bir kişi : Ben etmiyorum! (Herkes döner bakar kim o?)
-Hocaefendi: Helal ediniz.Taşkınlık yapmayın!

Videosu burada: http://www.cnnturk.com/video/turkiye/colpan-ilhana-hakkini-helal-etmedi

Habere göre helal etmeyen kişi İlhan'ın modaevinde çalışan ve yevmiyesini alamayan bir çalışan. Ey hocaefendi senin işin ne? Adama dersin ki "kardeşim öne çık ver helallik vermemenin sebebini söyle". Adam da der ki "benim şu kadar alacak hakkım var hakkımı bana vermediler!" Sen de dersin ki ey hoca "Vasisi olarak Kerem Bey siz burada cemaat önünde bu beye hakkını vereceğinize dair söz veriniz. Siz de hakkını helal etmeyen kardeşim Kerem Bey'in verdiği bu söze karşılık hakkınızı helal ediniz"

Ulan bunu yapmak bu kadar zor mu? Peygamber terbiyesi bunu gerektirir, müslümanlık bunu emreder, sahabe refleksi budur! Müslümanlık folklör olmuş bu diyanetin hocaları da bu folklörün halaybaşı! Dinin de hakkından geldiniz Allah sizi nasıl biliyorsa öyle yapsın. Ömer Lütfi Mete'nin dediği "Allahsız Müslümanlık" işte tam da bu!

Bir başka hikaye yine hocaefendi hikayesi ama başka yerden. Benden :) Bayrama erdik çok şükür sabah bayram namazına gittim. Her camiye gidişimde ayağa kalkıp "yahu hoca sen hala ne diyon?" diyesim geliyor ama cemaatten korkuyorum :) Bu da işin kırıldığı nokta zaten. Herneyse...

Hoca diyor ki "Allahım sen dünyanın bir çok yerinde mağdur olan, mukedder olan müslüman kardeşlerimizi koru,..."  Biz de diyoruz ki "Amin!"

Peki tamam amin de ya arkadaş peki bu dünyada neden hep müslümanlar mağdur, mukedder (keder içinde)? Yahu biri çıkıp şunu sorsa ya! Sorsa cevabı ağır da ondan sormuyorlar herkes eşek gibi biliyor çünkü.

Ben size söyleyeyim mi. Hep yattıkları hiç çalışmadıkları için. Son diniz ya, son peygamber de bize geldi, nasıl olsa günahımız da olsa cehennemde bedelini ödeyip eninde sonunda cennete kavuşacağız ya, he onlar çok iyi insan olsalar da, karıncayı incitmeseler de, bizi hayvan bitki tanımasak, dünyanın a.. koysak, pislikten şehirlerimiz leş gibi koksa, her yeri beton yapsak, hayvanın hakkı ağacın hakkı nedir bilmesek, it gibi sığır gibi yaşasak da biz gireceğiz onlar cennete giremeyecekler ya,...Tam da bu.

Yatın dinin üzerine yatın! Sonra "sen kardeşlerimizi koru!" Allah önce demiş ki "oku" sonra demiş ki "hiç de mi düşünmezsiniz?" sonra da demiş ki "mucize isteyenler ayı güneşi, şu evreni görmüyor mu?" Sen hala dinin üzerine yat, mucize kabilinden işler bekle. Allah çalışana verir bu dünyada. Ha sen bu dünya önemli değil diyorsan kendi vicdanını rahatlatmak için dua isteme o zaman de ki "öldürsünler nasıl olsa biz cennetteyiz onlar cehennemde bize öteki dünya yeter ey müslümanlar mahzun olmayın bize öteki dünya yeter!" Ha bunu deyin canımı yiyin!

Bu memlekette yaşlandıkça sinirleniyorsun sinirlendikçe yaşlanıyorsun. Özü bu!

4 Mart 2014 Salı

An ve Yaşamak

Basit, alelade, sıradan nesneler, fotoğraflar veya her ne ise bana hep daha çok şey anlatmıştır. Kurgu olmayan fotoğraflar, bulunmuş şeyler, eşyalar, eski kıyafetler...Hepsi birer anı, hikaye barındırır ve hatta biraz deşerseniz bilgi bile verir.

Bugünlerde aklıma takılan bir şey var; "Dün ile bugünün farkı nedir?" Dün den kasıt aslında öyle bıçak gibi kesilmiş bir noktadan öncesi ve sonrası değil. Dün deyince hepiniz anlıyorsunuz, yazı ilerledikçe de dünün ne olduğunu anlayacaksınız aslında.

Bir çok şey gelebilir aklınıza ve sıralanabilir "dün şu vardı bugün bu var" veya "dün şu yoktu bugün ise bu var" diye. Ama temel mesele bunlar değil gibi geliyor bana. Daha temel bir şey bulmalı, öyle bir şey ki ortaya koyduğumuzda yokluğu aslında her şeyi açıklamalı. Çünkü o yukarıda bahsettiğim kıyas listesini yaptığımızda görüyoruz ki bugün her şey var. Bir tek şey yok o da "ANI".

Bugün daha çok şey yaşıyoruz, daha çok şey görüyoruz, daha çok geziyoruz, hep daha çok... Ama bunların hangisi sizde bir anı oluşturuyor bir düşünün ya da şunu düşünün. Sizde iz bırakmış en son anınız hangisi. En çok iz bırakmış derken hani " ya geçenlerde falan oldu filan oldu acayip güldük, çok acayipti" gibisinden bir şey değil. Anı dediğin şey bir müzik ile, bir koku ile, bir ses ile ya da ne bileyim bir kelime ile fil şeridi gibi insanın özünün önünden geçen şeydir. Hem de her şeyi ile. Duygusuyla, içinde olan insanlarıyla, pişmanlığıyla, huzuruyla...

İnsanların hayatlarında dönemler vardır. Bir süredir, bir birlikteliktir, bir arada olmaktır, birlikte düşünmek, yaşamak, vakit geçirmek veya sevmeyi içerir, nefreti içerir, kaygıyı, ümit etmeyi taşır. Bir kitap, bir albüm, bir koku, bir kişi, bir olay veya her ne ise bu dönemleri yanında taşır. O kitabı gördüğünüzde, o albümden bir parça dinlediğinizde veyahut o kokuyu duyduğunuzda, o kişiyi gördüğünüzde size o dönemi getirir, hatırlatır, anımsatır.
Diyebilirsiniz ki kişi anı yaşarken biriktirdiğinin farkında olmaz zaman geçtikçe onlar kafasına yerleşir ve anı olur. Mesele aslında öyle değil.

Bugün geçmişe göre o kadar çok şey yaşıyoruz ki bu yaşadıklarımızı koyacak yer bulamıyoruz. Bulutlar, diskler, bellekler yetmiyor. Facebook hesabımızda binlerce fotoğraf, yazı, tartışma, fikir var. Kızıgınlığımız, alaylarımız, sevinçlerimiz... Instagram'da da aynı şekilde, Twitter'da sözlerimiz, söylediklerimiz ve daha bir çok hesapta hayatımızın hesabını tutuyoruz. Peki Facebook, Instagram veya Twitter size anı yapar mı?
6-7 yıl geçti üstünden "bana bir Facebook anınızı anlatın" desem vardır mutlaka aklınızda. Peki bu anıyı size getiren hafızanız mıdır yoksa yukarıda saydığım şeyler midir? Hafıza ile geliyorsa anı değildir merak etmeyin ama bir müzik ile, kitap ile, koku ile... geliyor ve size o andaki mutluluğu, endişeyi, insanları hatırlatıyorsa o anıdır. Zaten gerek de yok. Facebook mesela her sene sonu size bir algoritma ile tarisel süreçte anılarınızı video halinde hazırlayıp sunuyor. O da bulutta :)

Oysa kafamızı çevirip diğer yana baktığımızda daha az şeye bağlı daha çok şey var. Mesela bir Orhan Gencebay albümü, Bülent Ortaçgil, Metallica ve hatta Pavarotti albümü bana bana çok şeyi hatırlatır. Ama bunların her albümü değil özellikle bir albümü. O şarkıları beraber dinlediğim kişileri hatırlatır, arkadaşlığımızı ya da düşmanlığımızı, içinde bulunduğum/bulunduğumuz durumu, o sırada neyi/kimi çok sevdiğimi, endişelerimi, hedeflerimi, ümitlerimi hatırlatır. Bazı kitaplarda vardır böyle düşünce dünyamı sarsan, hatta tadı damağıma gelir. O kitap üzerinden yapılan konuşmalar, tartışmalar, kişiler, onaylamalar, karşı çıkışlar, sinirlenmeler, analizler, tespitler...



Bazı fotoğraflar vardır. Zayıfsındır, belki hoşuna gider "ne zayıfmışım" dersin "keşke şimdi de öyle olsam veya "ne çirkinmişim biraz kilo aldım da kendime geldim" dersin ve zayıflığının bir nedeni vardır, o nedenleri oluşturan bir ortam vardır, o ortamda birileri vardır, hepsini hatırlasın. Üstünde bir şeyler vardır. Nereden aldığını belki de hediye olduğunu bilirsin. O hediyeyi aldığın zamanı hatırlarsın, vereni hatırlarsın, o anı hatırlarsın. Belki bir arkadaşın vardır iyi bir iş bulmuştur o zamanlar, iyi kazanmaya başlamıştır ilk maaşıyla 5 pantolon beş kazak almıştır bütün arkadaşlarına hediye etmiştir, yılbaşıdır, masada çerez vardır, kola vardır bira vardır... Onu hatırlarsın.



Bir koku vardır. Kötüdür, bir yerde duymuşsundur, belki bir olay vardır, bir yer yanmıştır ya da koku çok güzeldir. Birinde duymuşsundur ya da senin kokundur o duysun diye sürmüşsündür.

Şimdi o albümü dinlediğinde, o fotoğrafı gördüğünde, o kokuyu duyduğunda hepsini hatırlarsın ama hepsini hele bir de yanında orada olan kişi veya kişiler varsa senin unuttuğun ondadır, onun unuttuğu sendedir ve birleşir. Çünkü senin kulağın duyarken onun gözü görmüştür veya senin burnun kokuyu alırken onun eli değmiştir. Hepsi birleşir bir hayat olur, anı olur.

"Bugün neden olmuyor?" sorusunun cevabı çevremizdeki teknolojik araçların gelişmesinin ve bir çok yaşanmışlığın kaydının artık onlara havale edilmesinin dışında sebepleri de var. Diğer önemli etkenlerden biri de "Ânı Yaşamak" meselesi. Bu öğreti artık her yerde var. Bombardıman gibi üzerimize yağıyor. "Nasılsın, iyi misin?" sorusunun yerini "Keyfin nasıl?" sorusu aldığından beridir zaten bu böyle.

Geçenlerde bir televizyon kanalında yoga yapan bir hanım şöyle diyor "Düşününce anlarız ki dertler geçmişte endişeler ise gelecektedir. Oysa anda bunların ikisi de yoktur. Ânı yaşarsanız dertten de endişeden de arınırsınız." Yani ânı yaşayacaksınız, geçmişi unutacaksınız. Böylece ne anınız olacak ne derdiniz ne de tasanız.

Oysa insanın insan olabilmesi için bilgisi olacak, aşkı olacak ve derdi olacak. 

Tanzer Kantık / 04.03.2014 • 02:51